
Dolayısıyla biraz eşelendiğinde, bu şatafatın altından sadece sermaye ve devlet ideolojisini güzelleyen bir “duyarlılık” fışkırıyor. Her ne kadar festivalde gösterime girecek filmler bizleri heyecanlandırsa da, !F İstanbul’un gütmeye çalıştığı politikaların samimiyetini sorgulamak için birçok nedenimiz var. Mesele biraz uzun, sırayla gidelim.
“!F’in kimliğinin çok önemli bir parçası” olan Gökkuşağı, her sene olduğu gibi bu sene de LGBT temalı filmlerle festivaldeki özel mi özel yerini alıyor ve bu misyon edinilmiş LGBT duyarlılığı, “30 liraya girilebilen” geleneksel Gökkuşağı partisiyle kutlanıyor. E, partiye verecek 30 lirası olmayan Gökkuşakları da haliyle !F’in “elit” hedef kitlesinin birazcık dışında kaldığından, Gökkuşağının tüm renklerine adanmış böylesi kapsayıcı bir etkinlikten mahrum kalıyorlar(!)
Son yıllarda kentlerin en önemli rant kapılarından biri haline geldiğini biliyoruz. Kentler çeşitli "vizyonlar" çerçevesinde dönüştürülürken, sermaye ve iktidarın hizmetindeki kültür ve sanat kurumlarının nasıl da bu dönüşümün aktif ajanları haline geldiği/getirildiği malum. Örneğin, “İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti” gibi küresel kent projeleri; İstanbul’u kültür ve sanat kisvesi altında kentsel/rantsal dönüşüme uğratan, kent yoksulları ve yoksunlarını dışlayan devasa mekanizmalar yaratmakta. Sulukule'de yaşananlar bu sürecin en açık ve net örneği. Sırasını bekleyen rant gözdesi Tarlabaşı da, kentsel dönüşüm projesi kapsamındaki Beyoğlu "koruma" planıyla benzer bir sürgün yaşayacak. Peki, bütün bunların !F İstanbul Bağımsız Film Festivali'yle ne alakası var?
Kentsel dönüşümün Beyoğlu'ndaki en görünür sembolü haline gelen “Emek Sineması'nı yenileme” safsatasıyla gündemlerimize oturan Kültür ve Turizm Bakanlığı bir yandan da !F İstanbul “Bağımsız” Film Festivali'nin de sponsoru. İstanbul’un festival geçmişinde, birçok gala ve gösterime ev sahipliği yapmış Emek Sineması'nın kapanmasına kurumsal olarak karşı çıktığını duymadığımız !F, gösterimlerini AFM Fitaş, AFM İstinye ve Cinebonus Maçka'ya taşıyıveriyor.
"Bu yıl açılışı (İKSV 29. Film Festivali’nden bahsediyor) Beyoğlu'nda yapamadık ama ben bu kirli, oturulmaz koltuklarda o yağlı ortamda oturmaktansa bir-iki yıl sonra yenilenmiş salonda oturmayı tercih ederim.” demekle kalmayıp, Emek Sineması’nın yenilenmesi için dua etmemizi öğütleyen Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın bu sözleri; son derece ciks(!) salonlarda film izleyip, akşamına The Hall’da ya da Babylon’da partileyecek festivalciler için her şeyi düşünen !F ekibini, mekan tercihleri açısından çok yüreklendirmiş olsa gerek.
Danışıklı dövüş diye tabir ettiğimiz böyle durumlarda, sağ gösterip sol vurmayı çok seven neoliberal iktidar, sağ eliyle Emek'i “yenileyip”, Tarlabaşı'nın kentsel dokusunu “korurken”; sol eliyle de “bağımsız festival” sponsoru olup, sanatı sermayeye bağımlı kılar. Kültür Bakanlığı, bir yandan “Dersim 38” belgeselini yasaklarken, diğer yandan “Açılıma Devam” diyen, LGBT -duyarlı, bağımsız film festivalini tüm kalbiyle destekler. Festival, kurumsal sponsora ihtiyaç duyar ve bunun karşılığında sessiz sakin işbirliğini sürdürerek "bağımsız"lığını korur. Bizlere de, ancak Kültür Bakanlığı’nın emri, !F İstanbul’un kavliyle gösterime girebilen birçok bağımsız eseri izleme fırsatı veren !F’e teşekkürü borç bilmek kalır.
Tüm bunlar olup biterken, dışarıda ne açılıma ne de saçılıma devam ediliyordur. Faşizm ve homofobinin alıp başını gittiği yurdumuzun megakenti İstanbul, hızla dönüşmekte, hem de kentsel dönüşmektedir. Haydarpaşa Garı, Mecidiyeköy Likör Fabrikası, Tarlabaşı, Fener-Balat-Ayvansaray, Sulukule, Ayazma, okullar, hastaneler, mahalleler neoliberal sermaye tarafından vahşice işgal edilip pazarda gümüş tepsiyle sunulurken, “soylulaştırma” denen kentsel dönüşüm politikası ise, Tophane örneğinde olduğu gibi, birbiri ardına açılan sanat galerileriyle, semtin toplumsal dokusunu dönüştürmek için sanatı maşa olarak kullanmaktadır. Bu durum tabiî ki sanata gönül vermiş bir grup eliti memnun eder ama madalyonun ötekiler için yüzü bambaşkadır. Birbiri ardına açılan mekanlar mahallelerin sosyolojik yapısını değiştirirken, buraları iyice sermayenin hedefi haline getirir ve sonuçta olan yine yerinden edilen mahalleliye olur. Evet, şüphesiz ki “!F 10 yıldır mahallede”dir, ama tüm bu neoliberal politikalara çanak tutarak!
The Hall Soylulaştırma Merkezi!
Biz Götkuşaklarının canını bir hayli sıkan diğer mevzu da şudur: tüm bu saydıklarımız yetmezmiş gibi, 2010 Onur Haftası'nda yapılan oylama sonucunda homofobi ödülü Hormonlu Domates’i kucaklayan kadim dostumuz The Hall'un, bu yıl festival merkezi olarak seçilmesi!
Kendine LGBT –duyarlılığı misyonunu şiar edinmiş !F İstanbul’u, homofobide birinciliği açık ara göğüslemiş bir işletmeyle böyle sıkı fıkı görünce vallahi şaşırdık, billahi darıldık!
Bu arada, şunu da bilmeyen varsa duysun, duymayanlara anlatsın: The Hall açıldığından beri, Bayram Sokak’ta seks işçiliği yapılan transseksüel evlerini polis baskınlarıyla tehdit ediyor. Biz burada gayet ciddi bir fiziksel tehditden bahsediyoruz. The Hall'un oradaki tehtidkar varlığı, bu sokağın nasıl da sermayenin hedefi haline geldiğini ve yıllardır orada bulunan gacıların evlerine, ekmeklerine göz dikildiğini gösteriyor. Çok yakın bir zamanda, sokaktaki evlerin yerinde butik butik oteller görürseniz şaşırmayın!
Sonuç olarak, the Hall içeride LGBT –duyarlı, elit bir atmosfer yaratırken, sokağını işgal ettiği LGBT bireylere nefret ve ayrımcılık politikası güdüyor. !F'in The Hall ile işbirliği de, festivalin politik olarak LGBT gerçeğinden aslında ne kadar uzakta olduğunu gösteriyor ve bahsi geçen LGBT hassasiyetinin aslında kanıksanmış bir duyarsızlık olduğunu gözler önüne seriyor. Mevzuya yerli yerinde bir alıntıyla devam edecek olursak; yıllar önce Habitat Zirvesi sırasında Ülker Sokak'ı travesti ve transeksüllerden arındırma operasyonu için Pınar Selek şöyle diyordu:
"Ülker Sokak’da yaşanan müdahale [....] ‘Yeni Dünya Düzeni’ bağlamında, kentin yeniden düzenlenmesi ve Beyoğlu’nun bu kapsamda ele alınmasıyla da bağlantılıydı. Yeniden yapılanan dünyada, lezbiyenler ve geyler de “haz sektörünün” pazarı ve nesnesi olmakla karşı karşıyaydılar.” Ne yazık ki, bugün için de aynısı geçerli. Gökkuşağı teması, festivale rengarenk politik bir çeşni niyetine katılırken, LGBT bireylerin her an yüzleştiği katı gerçekliğin sebebi olan siyah-beyaz politikaların bizzat yasama ve yürütmesinden sorumlu kurum ve kuruluşlarla işbirliği yapılmasında bir beis görülmüyor. Hemen hemen her gün devletin farklı organları, nefret dolu heteroseksist, milliyetçi, eril iktidar söylemleri kusarken, Kültür Bakanlığı'nı bu bağlamdan ayrı tutmak söz konusu bile değil elbette. Dolayısıyla, Kültür Bakanlığı sponsorlu LGBT ve Kürt filmleriyle göz boyayan etkinler arasında bir de, The Hall gibi Bayram Sokaktaki gacıların burnundan getiren bir işletmede Pınar Selek’e adanmış ironik ötesi bir etkinliğin yapılacak olması, yüzlerimizde ekşi bir ifade bırakarak, !F'in samimiyetsizliğini gözler önüne seriyor.
Peki biz nasıl bir LGBT politikası savunuyoruz? Önce, nasıl bir LGBT varoluşunu savunduğumuzu, Maskeler, Süvariler, Gacılar’ dan bir başka alıntıyla açıklayalım:
‘Eşcinsellik, eşcinseli yasadışı bir konuma yerleştirdiği için onu toplumsal değerleri yeniden gözden geçirmeye zorlar. Eşcinsellik sadece cinsel yönelim değildir, bir yaşam biçimidir. Kadınlık ve erkeklik de sadece biyolojik durumlar değildir, toplumsal kategorilerdir; ama eşcinsellik, hakim toplumsal kategorilere rağmen kendisini var etmeye çalıştığından tüm kurumları karşısında bulur. Bu nedenle de yaşamın her alanında farklılaşmak zorunda kalır. Ayrı bir altkültür haline gelmesi de bundan kaynaklanıyor.”
Tam da böyle bir yerden baktığımızda, iktidar ve sermayenin sözde LGBT-duyarlılığı söylemleriyle bu altkültürün içine sızması, bir yandan da varolan güç ilişkileri ve dışlama mekanizmalarını yeniden üretmesi, bizim hiç de yuttuğumuz bir numara değil! Çünkü ideoloji, dışladığı dilleri bir yandan da kendi diline kattıkça güçleniyor, söylemlerimizi sahipleniyor, ve sonuçta bizlere istediğimiz kadar değil sadece işine geldiği kadar yaşam alanı açıyor. Bizler sadece LGBT bireylerin, ideoloji tarafından duyarsızlaştırılıp, tüketim kültürü içinde sermayeleştirilmesine meydan okumuyoruz. Aynı zamanda, neoliberal sisteme uyum sağladığı ölçüde edinebildiği kazanımlarla; kendisi kadar avantajlı olmayan diğer LGBT bireylerini, seks işçilerini, farklı etnik kökenlerden insanları, göçmenleri, evsizleri ve marjinalize edilmiş tüm bireyleri ötekileştiren elit LGBT kültürüne de meydan okuyoruz!
Yalnızca hakim düzenle uyum içinde varlığını mümkün kılan !F, sözkonusu rant olunca, LGBT mücadelesini samimi olmayan bir duyarlılıkla sahiplenmeye çalışırken, aynı zamanda gökkuşağının her bir rengini haz sektörü çatısı altında sermayeleştiriyor. Sonuçta da, güttüğü politika yalnızca bir avuç elit LGBT’ye hitab ediyor, mahalleliye değil!
!F 10 yıldır mahalleye geliyor, mahalleliyle yalnızca çıkar ilişkisi kurup gidiyor.
!F İstanbul, gelecek yıl da mahalleye geldiğinde, yine etliye sütlüye bulaşmadan, salyangozlarını satıp kaçmaz diye umuyor, bu kez mutlaka evimize çaya bekliyoruz!
!But Madi Götkuşakları
kaynak: internationala.org
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder